Already a subscriber? - Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 1-10 of 73 documents


1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 6 > Issue: 1
Alper Yavuz Etkileşimci Metafor Kuraminin Eleştirisi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu yazıda Elisabeth Camp'in metafor kuramını eleştireceğim. Bu kurama göre metaforik anlam metaforik olarak kullanılan terimin işaret ettiği şeyin karakterizasyonunun bir başka şeyin karakterizasyonu ile etkileşimi yoluyla ortaya çıkar. Bu etkileşim beraberinde metaforun önemli bilişsel özelliklerinden biri olan olarak-görme etkisini zorunlu olarak getirir. Ben bu kuramın açıklamaya çalıştığı dilsel olguyu gereksiz yere karmaşıklaştırdığını savunacağım. Söz konusu olgu etkileşime gerek olmadan da açıklanabilir. Camp'in tersine, olarak-görme etkisinin metafor için özsel olmadığını savunacağım. Bunların yanı sıra Camp'in metafor kuramının kimi değillenmiş metafor kullanımlarını açıklayamadığını göstermeye çalışacağım.
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 6 > Issue: 1
Mehmet Buğra Özgöçer Felsefenin Doğuşuna İçkin Bir Unsur Olarak Mitos
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu araştırma, felsefenin doğuşunda katkısı bulunan mitsel evren görüşünün işlevini ve felsefenin gelişimi ile olan bağını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda Hesiodos ve Homeros gibi ozanların döneminden Pre-Sokratik filozoflara kadar olan dönemde “mitostan logosa” geçiş olarak özetlenen dönüşümün çok boyutlu yapısı irdelenmiştir. Belirli bir süreç içinde ve kısmi şekilde gerçekleşen bu dönüşüm, mitsel evren anlayışının kavramsal düşünce sistemleri ile olan bağını göstermektedir. Mitlerin yapısı üzerine farklı ekollerce dile getirilmiş değerlendirmelere göre bu anlatıların, evreni bütüncül olarak görmenin bir şekli oldukları görülmüştür. Bunun yanında mitlerin ilk filozoflara kadar olan dönemde kavramsal düşünceye nasıl bir temel teşkil ettikleri değerlendirilmiştir. Ayrıca felsefenin, mitsel düşünceden bütüncül evren anlayışını miras alıp, evrene bu bütüncüllükle ancak ondan farklı olarak rasyonel temelde açıklama girişiminin bir ifadesi olduğu tespit edilmiştir.
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 6 > Issue: 1
Tevfik Uyar Gramer Hatalarina Dayali Argümantasyon ve Bir Ad Hominem Alt Türü Olarak “De Ayri” Safsatasi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Sosyal medyada cereyan eden tartışmalarda sık sık “kişinin dil bilgisi ve yazım kurallarına uygun yazmadığı ve bu nedenle de kişinin söylediklerine güvenilemeyeceği veya söylediklerinin yanlış olduğu” şeklinde argümanlara rastlanmaktadır. Bu makalede konunun özellikle kişinin dil bilgisi ve yazım kuralları hakkındaki bilgi ve becerisi olmadığı her hâl ve durumda bu türden argümanların ad hominem (insan karalama safsatası) olarak değerlendirilmeleri gerektiği savunulmuştur. Sık karşılaşılan safsata alt tiplerine ayrı bir isim verilmesinin tespitlerini kolaylaştıracağı düşüncesiyle, konu edilen bu özel ad hominem alt türü “de ayrı safsatası” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca bu alt tipe benziyor olmasına rağmen biçim olarak farklılık gösteren ve bu nedenle safsata niteliği göstermeyen argüman örneklerine değinilmiştir.
araştirma makaleleri /research articles
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Arman Besler Syllogistic Expansion in the Leibnizian Reduction Scheme
abstract | view |  rights & permissions | cited by
The standard inferential scheme of traditional assertoric syllogistic, based on the initial chapters of Aristotle’s Prior Analytics, employs single-premissed deductions, i.e., principles of immediate inference, in the reduction of imperfect valid moods to perfect moods. G. W. Leibniz (among others) has attempted to replace this scheme with his own version of syllogistic reduction (the core of which is, again, based on Aristotle’s observations on syllogistic transformation), in which the principles of immediate inference themselves are modelled as (and hence justified by means of) valid syllogisms. This paper examines the place of this modelling, i.e. syllogistic expansion, of immediate inferences in Leibniz’s scheme of syllogistic reduction (which he describes in his Nouveaux Essais and presents in one of his papers on syllogistic), and shows through this examination that the tenability of the whole scheme actually hinges on the interpretation to be given for the categorical propositional forms. Geleneksel asertorik tasım kuramının, Aristoteles’in Birinci Çözümlemeler’inin ilk bölümlerine dayanan standart çıkarım planı, eksik geçerli kipleri tam/mükemmel kiplere indirgemek için bazı tek öncüllü dedüktif çıkarımları, yani dolaysız çıkarım ilkelerini kullanır. G. W. Leibniz, bu planın yerine, özü itibariyle yine Aristoteles’in tasımsal dönüştürme hakkındaki gözlemlerine dayanan, kendi tasımsal indirgeme örneğini koymaya girişenlerden birisidir. Leibniz’in indirgeme planında, dolaysız çıkarım ilkelerinin kendileri, geçerli tasımlar olarak modellenir (ve dolayısıyla onlar yoluyla gerekçelendirilir). Bu çalışma, dolaysız çıkarımların bu modellemesinin, yani tasımsal genleştirmenin, Leibniz’in (Nouveaux Essais’de betimlediği ve tasım hakkındaki yazılarından birinde sunduğu) tasımsal indirgeme planındaki yerini incelemekte ve bu inceleme yoluyla bütün bir indirgeme planının savunulabilirliğinin, aslında, kategorik önerme biçimleri için verilecek yoruma bağlı olduğunu göstermektedir.
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Uğur Aytaç Is the Truth Condition Superfluous for Defeasibility Theories of Knowledge?
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Defeasibility theories aim to reach a plausible definition of knowledge by finding strategies to exclude true beliefs based on faulty justifications. Different philosophers have advanced with their own understandings of undefeated justification. Zagzebski (1994) indicates that the strong defeasibility condition violates independence between truth and justification because undefeated justification never leads to false beliefs. Following this, Zagzebski and some other philosophers who pursue a similar line of reasoning (e.g., Merricks, 1995) conclude that undefeated justification entails truth. In this paper, I argue that the truth condition is not superfluous by presenting an example of undefeated justification that does not entail truth. My claim is that beliefs about metaphysical questions (e.g., Does God exist?) can have undefeated justifications. Nonetheless, such undefeated justifications are not capable of assigning truth to the beliefs that they support. Sarsılabilirlik kuramları makul bir bilgi tanımına ulaşabilmek için hatalı gerekçelendirmelere dayalı doğru inançları eleme stratejisini güder. Farklı felsefeciler kendilerine özgü sarsılabilirlik anlayışları geliştirmiştir. Sarsılmaz gerekçelendirmeler hiçbir zaman yanlış inançların dayanağı olmadığından Zagzebski (1994) katı sarsılabilirlik şartının inancın doğruluğu ile gerekçelendirilmesi arasındaki bağımsızlığı ortadan kaldırdığını ifade eder. Bunu takiben, Zagzebski ve yine benzer görüşleri savunan bazı felsefeciler (örneğin, Merricks, 1995) sarsılmaz gerekçelendirmenin zorunlu olarak doğruluğu beraberinde getirdiği sonucuna varır. Bu makalede, sarsılmaz gerekçelendirmelerin her zaman doğru inanca ulaşmaması durumuna örnek göstererek, doğruluk koşulunun lüzumsuz olmadığını iddia ediyorum. İddiama göre metafizik sorulara (örneğin: Tanrı var mıdır?) ilişkin inançlar sarsılmaz gerekçelendirmelere sahip olabilirler. Buna rağmen söz konusu gerekçelendirmeler destekledikleri inançlara doğruluk atfedemez.
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Serpil Durğun Richard Rorty’de Dayanışma Umudu
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Rorty’nin liberal politik söyleminde, umut merkezi bir öneme sahiptir. İnsan dayanışmasının gitgide artmasına yönelik beslenen umutlu olmak teması, daha iyi bir dünyaya ve daha iyi insanlara duyulan inancı imlemektedir. Bu inanç, başka insanların acı çekiş ve aşağılanmalarına yönelik duyarlılığımızın artmasına, diğer bir ifadeyle “biz” duygusunun olabildiğince genişletilmesine yöneliktir. Söz konusu duygunun genişletilmesi daima, ötekini aynı-yapmayan ve ötekine resmi yollarla müdahale etmeyen bir dahil ediş biçiminde kendini gösterir. Böyle bir dahil edişte her bir kişi diğerine, “bizden biri” olarak davranır ve “bizden biri” olarak görülen kesimin sınırları gitgide genişler. Duyguların manipülasyonu eğitimi, söz konusu genişlemeyi mümkün kılar. Bu eğitimde sanat ve edebiyat ürünleri başat bir yer işgal eder. Böylece, Aydınlanmanın rasyonel kültürü, yerini Rorty’nin liberal ütopyasındaki kültüre –şiirsel bir hale getirilmiş kültüre – bırakır. Tam bu noktada, insan çabasıyla dünyanın daha yaşanılabilir bir yer haline getirilebileceğine inanma umudu ya da diğer bir ifadeyle umutlu olmak, Rorty’nin liberal ütopyasının Arşimet noktasını oluşturur. Bizim daha iyi dünyalar ve kişiler yaratma yeteneğimizin olduğuna ilişkin bir argüman olan umutlu olmak, gerçekliğin daima bizim aktif katkılarımıza, ilgi ve amaçlarımıza bağlı olduğunu savunur. Bu bağlamda, eğer umuda ve kendi ışığımıza inanırsak, Rorty demokratik değerlerimizin gitgide artacağına inanır. Çünkü demokrasi, politik ve etik neticelerin bir gelişmesi olarak anlaşıldığında, Rorty’nin liberal ütopyasının merkezinde etik dürtüyle kol kola olan umutlu olmak, demokrasi olarak belirir. Geleneksel felsefeye içkin olan ‘itaat eden oyuncular’ anlayışını kabul etmeyen Rorty, liberal ütopyasının odağına ‘biz insanların fark yaratabileceğine’ ilişkin düşünceyi yerleştirir. İşte, böyle bir farklılık yaratabileceğimizi sanmak düşüncesi, Rorty’nin liberal ütopyasında bir umut olarak karşımıza çıkar. In Rorty's liberal political discourse, hope does have a central importance. Hopefulness, which is fed by the increase of human solidarity, implies faith and belief in a better world and better people. This belief is intended to increase our susceptibility to the suffering and degradation of other people, in other words to extend the "we-feeling” to maximum extent. Extension of this emotion always manifests itself in the form of an inclusion that does not unify the other and does not interfere with the other in official ways. In such an inclusion, each person treats the other as "one of us" and the limits of the segment considered as "one of us" gradually widens. Training of such manipulation of emotions makes this extension possible. Art and literature products occupy a dominant place in such training. Thus, the rational culture of the Enlightenment leaves its place to – a poetized culture - the culture in Rorty's liberal utopia. At this very point, the hope to believe that the world could be made a more liveable place by the human effort or in other words, by being hopeful, constitutes the Archimedes' point of Rorty's liberal utopia. He justifies that hopefulness and reality, which are an argument for our ability to create better worlds and people, always depend on our active contributions, attentions and goals. In this context, if we have faith in hope and our own light, Rorty believes that our democratic values will increasingly grow. So, once democracy is comprehended as a development of political and ethical consequences, hopefulness which is arm-in-arm with the ethical impulse in the heart of Rorty's liberal utopia emerges as democracy. Declining the 'obedient players' conception immanent to the traditional philosophy, Rorty places the notion of 'we, the mankind, can make the difference', to the center of the liberal utopia. Here, the notion of thinking that we can make such a difference emerges as a hope in Rorty's liberal utopia.
7. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Hatice Turan Sıradanlaşan Teknoloji: Bir Kötülük Deneyimine Doğru
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Modern özne teknolojik gelişmelerle birlikte yeni düşünme ve var olma yolları deneyimlemekte ve sürekli değişen bir hayat tarzının içerisinde kendisini yeniden üretmektedir. Değişen ve gelişen teknolojik araçlar öznenin deneyimleme ve eylemde bulunma tarzını doğrudan etkilemektedir. Bu etkinin hem olumlu hem olumsuz yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Bir yandan değişip gelişen dünya ve getirdiği olumlu yenilikler diğer yandansa özneyi sıkıştıran ve bir yanılsamanın içerisine sürükleyen süreçler ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada teknolojik gelişmelerin kötülükle olan ilişkisi Eleştirel Teori’nin önemli iki ismi üzerinden ortaya konulacaktır. Öncelikle Herbert Marcuse’nin tek boyutlu özneye dair tespitleri ele alınacak; daha sonra ise bu tespitler Theodor W. Adorno’nun kötülüğe dair yaptığı kavramsal saptamalarla birlikte değerlendirilecektir. Bu yapılırken kendilik ve başkalık deneyimlerinin imkanı sorgulanacak ve bunun sonucunda aynılaşma ve tektipleşme süreçlerinin kötülükle olan ilişkisi ortaya konulacaktır. Modern subject experiences new ways of thinking and being through technological developments and reproduces itself in a constantly changing lifestyle. The changing and developing technological tools have a direct influence on the way in which the subject is experiencing and acting. It is possible to observe both positive and negative reflections of this influence. While on the one hand there is the evolving world and its positive innovations; on the other hand, some novel processes that compress the subject and drag it to an illusion continue to occur. In this article, the relationship between technological developments and evil will be debated from the perspectives of two important thinkers of Critical Theory. First, Herbert Marcuse’s ideas on One-Dimensional subject will be discussed and then, his deductions will be evaluated parallel to Theodor W. Adorno’s conceptual analysis concerning evil. Along with this analysis, the possibility of experiences of selfhood and otherness will be questioned and in the end, the various possible relationships of evil with the processes of sameness and standardization will be discussed.
8. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Melike Molaci Derrida’nın Cinsiyet Farklılığı Düşüncesi: Gelecek Olan Bir Erteleme Politikası
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Felsefe tarihinin muhtelif metinlerini yapıbozuma uğratan Derrida, geleneğin söylediklerinin ve sustuklarının, vurguladıklarının ve görmezden geldiklerinin, altını ve üstünü çizdiklerinin izini sürerek onun hiyerarşik karşıtlıklarla karakterize olan yapısını deşifre eder. Söz-yazı, gösteren-gösterilen, özne-nesne, ruh-beden, akıl-doğa, erkek-kadın vb. kutupsallıklarında daima karşıtıyla asimetrik ve hiyerarşik bir ilişki kuran başat kavramların, nasıl ve hangi nedenlerle egemenlik kurdukları, aynı zamanda geleneğin topyekûn bir eleştirisi anlamına gelir. Bu kapsamlı eleştirinin yalnızca bir veçhesini oluşturan cinsiyet farklılığı ya da kadın-erkek ikiliği ise bu çalışmanın temel ilgisini yansıtmaktadır. Bu ikilik bağlamında bu çalışmada Derrida’nın dekonstrüksiyon stratejisi ve différance düşüncesinin cinsiyet farklılığı açısından nasıl bir açılım sağlayabileceği üzerinde durularak olanaklı bir politikanın neliği tartışmaya açılacaktır. Derrida, who has deconstructed various texts of history of philosophy, deciphers the construction of the tradition characterized by the hierarchical contrasts through tracing the words of the tradition and its moods, the things it emphasizes and ignores, the ones that it underlines and crosses out. It also means a total critique of tradition, how and for whatever reasons the dominant concepts that have always been in a relationship with its contrary in the sense of asymmetrical and hierarchical polarities like speech-writing, signifier-signified, object-subject, soul-body, mind-nature, man-woman etc. The dichotomy of man-woman or the gender difference that constitutes only one aspect of this comprehensive critique reflects the fundamental interest of this work. In the context of this duality, the implication of a possible policy will be discussed in this study by emphasizing how Derrida's deconstruction strategy and the notion of différance offer an insight in terms of gender differences.
9. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Mustafa Bingöl Ontolojik Bağlamda Ockhamlı William Üzerine Bir Değerlendirme
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışma, Ockhamlı William’ın varlık öğretisi üzerine bir değerlendirme denemesidir. Ancak felsefe tarihinde bir düşünürün varlık görüşü üzerine konuşmak demek, onu sadece kendi varlık görüşü üzerinden anlatmaya çalışmak, sorunlu bir yaklaşımı ifade eder. Zira varlık tartışması Klasik Yunandan günümüze uzanan köklü bir tartışmadır. Bunun için öncelikle “varlık nedir?” sorusuna kısa bir cevap ile başlanmış bu tartışmanın ilk ve en önemli filozoflarından biri olan Aristoteles ve ousialar üzerine açıklayıcı bir değerlendirme yapılmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümü Plotinus’un Porphyrios üzerinden Ortaçağa geçiş için oluşturduğu varlık hiyerarşisinin açıklanmasını amaçlamaktadır. Bu akış ile arka planı oluşturulan ve çalışmamızın mahiyetini de ifade eden amaç Ockhamlı William’ın varlık öğretisine zemin oluşturmaktır. Çalışmamızın son bölümü William’ın varlık anlayışının “terim ve tümeller” den hareketle değerlendirmesini içermektedir. Sonuç olarak, William’a göre Aristoteles’in kategorilerinde ifade ettiği varlık türleri “varlıksal” karşılığı olmayan dilsel ayrımlardır. This study is an attempt to evaluate William's doctrine of being. However, in philosophical history, thinking about a thinker’s view of being, trying to describe it only through their own view of being is a problematic approach. Because the debate on being is a long-standing debate extending from the Classical Greeks to the present day. For this, first, a short answer to the question "what is being?" was presented and then an explanatory evaluation was made on Aristotle, who was one of the first and most important philosophers of this debate, and ousias. The second part of this our study aims to explain the hierarchy of being that Plotinus formed through Porphyrios for the transition to the middle Ages. The aim with which the flow formed its background and refers to the essence of our study is to provide basis for William of Ockham’s doctrine of being. The last part of our study involves the evaluation of William's perception of being with reference to "terms and universals". In conclusion, according to William, the types of being Aristotle expressed in his categories are linguistic distinctions that have no "ontic" correspondence.
10. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Mehmet Hilmi Demir Counterfactuals and Context: A Response to Brogaard and Salerno
abstract | view |  rights & permissions | cited by
According to the standard interpretation, counterfactuals fail to satisfy the following inference rules: contraposition, strengthening the antecedent and hypothetical syllogism. Contrary to the standard interpretation, Brogaard and Salerno (2008) argue that counterfactuals do satisfy these inference rules when context features are kept fixed in evaluating arguments with counterfactuals. For them, the main reason behind claiming that counterfactuals fail to satisfy these inference rules is the illicit shift in context when evaluating the arguments in question. If true, Brogaard and Salerno’s claim would have a devastating effect on the counterfactuals literature because almost the entire literature is based on the assumption that counterfactuals do not satisfy those inference rules. Given its importance, Brogaard and Salerno’s claim is examined in this paper. They are right in claiming that contextual features must be kept fixed throughout the evaluation of an argument, but the rest of their claim rests on a faulty reasoning. In the paper, I show that counterfactuals do fail to satisfy contraposition, strengthening the antecedent and hypothetical syllogism even when contextual features are kept fixed throughout the evaluation of an argument in the way Brogaard and Salerno require.Karşıolgusal önermelerin Lewis tarafından geliştirilen standart yorumuna göre, normal şartlı önermeler kullanıldığında geçerli olan bazı çıkarsama kuralları karşıolgusal önermeler kullanıldığında geçersiz olmaktadır. Bu çıkarsama kurallarından öne çıkanlar şunlardır: tersevirme, önbileşen güçlendirme ve varsayımsal kıyas. Brogaard ve Salerno (2008), literatürde genel kabul gören standart yorumun aksine, bu bahsi geçen çıkarsama kurallarının karşıolgusal önermeler kullanıldığında dahi geçerli olduğunu iddia etmektedirler. Brogaard ve Salerno’ya göre bu çıkarsama kurallarının kullanıldığı argümanları değerlendirirken eğer bağlama dair özellikler sabit tutulur ise bu durum açıkça görülecektir. Yani Brogaard ve Salerno'ya göre bahsi geçen çıkarsama kurallarının karşıolgusal önermeler için geçerli olmadığının düşünülmesi, argümanların değerlendirilmesinde bağlam özelliklerinin farkında olmadan değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Brogaard ve Salerno’nun bu iddiası, eğer doğru ise, çok önemlidir. Çünkü karşıolgusal önermeler üzerine olan literatürün tümü standard yoruma ve onun doğurduğu sonuçların kabulüne dayanmaktadır. Brogaard ve Salerno’nun iddiası doğru ise bu literatürün tümü anlamsızlaşacaktır. Bu makalede Brogaard ve Salerno’nun iddiası detaylı olarak incelenmektedir. Brogaard ve Salerno’nun belirttiği gibi argümanlar değerlendirilirken bağlama dair özellikler sabit tutulmalıdır. Ancak bağlama dair özellikler sabit tutulduğunda dahi karşıolgusal önermeler bahsi geçen çıkarsama kurallarını geçersiz kılmaktadır. Yani, Brogaard ve Salerno’nun ana iddiası yanlıştır. Bu makalede bu yanlışlık gösterilmektedir.