Narrow search


By category:

By publication type:

By language:

By journals:

By document type:


Displaying: 21-40 of 47 documents

0.159 sec

21. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Emrah Akdeniz Heidegger’de Metafizik Eleştirisi olarak Sanat Yapıtı
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalede Heidegger’in metafizik düşünce geleneğine ilişkin eleştirisi, onun sanat yapıtı üzerine yorumları bağlamında tartışmaya açılıyor. Batı metafizik düşüncesinin varolanların Varlığını düşünülemez kılarak, Varlığın hakikatinin üzerini nasıl örttüğünün anlaşılabilmesi için Heidegger’in kadim Yunandaki sanat yapıtına döndüğünü ve batı metafizik geleneğini aşabilmek için sanat aracılığıyla bu dönemin Varlık anlayışını ortaya koyduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Böylece makale Heidegger’in sanat yapıtını otantik anlamda nasıl ele aldığını vurgulamak suretiyle Varlığın anlamının da nasıl anlaşılması gerektiğini göstermeye çalışacaktır.In this paper, Heidegger’s criticism of the tradition of metaphysical thinking is opened to discussion in the context of his interpretation of the work of art. In order to understand how Western metaphysical thought conceals the truth of Being by rendering unthinkable the Being of the beings, this paper will attempt to show that Heidegger turns to ancient Greek art and elaborates the ancient Greek understanding of Being through the art of the period in order to transcend the western metaphysical tradition. This paper will also attempt to show how the meaning of Being must be understood by emphasizing how Heidegger treats the work of art in its authentic meaning.
22. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Umut Morkoç Geç Dönem Wittgenstein Felsefesinde Gramer Kavramı ve Dilin Otonomisi
abstract | view |  rights & permissions
Wittgenstein felsefesinin merkezi temasını anlam kavramı oluşturur. Tractatus Logico-Philosophicus’ta anlamı dil dışı bir gerçeklikten hareketle tanımlayan Wittgenstein, felsefesinin geç döneminde anlamı dilin kullanımıyla tanımlar. Wittgenstein’ın, “‘anlam nedir?’ sorusunun yeryüzüne inmesi” olarak tanımladığı bu geçiş temel olarak, gramer kavramına dayanmaktadır. Dilin otonomisi, bu dönüşümün önemli bir sonucudur. Bu çalışmada, Wittgenstein’ın gramer kavramı ve bu kavramın bir sonucu olarak dilin otonomisi kavrayışı açık kılınmaya çalışılacaktır. Bunun için öncelikle gramer kavramının Wittgenstein’ın geç dönem felsefesindeki işlevi belirlenecek daha sonra buradan hareketle dilin otonomisinin ne anlama geldiği açıklanacaktır.The concept of ‘meaning’ constitutes the central theme of Wittgenstein’s philosophy. Wittgenstein, who characterizes meaning on the basis of an extra-linguistic reality in Tractatus Logico-Philosophicus, in the later period of his philosophy, characterizes meaning by use. This transition, which Wittgenstein calls “bring the question ‘what is meaning’ down to earth”, rests on his concept of grammar. Autonomy of language is an important consequence of this transition. In this paper Wittgenstein’s conception of grammar and autonomy of language which results from this conception will be explicated. To this end first the role of the concept of grammar in Wittgenstein’s philosophy will be clarified and then on the basis of this what is meant by the autonomy of language will be explained.
23. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Senem Kurtar Bilgi, Eğitim ve Sorgulamanın Açıklığında Modern Üniversiteleri (Yeniden) Düşünmek
abstract | view |  rights & permissions
Modern üniversitelerin kendi önemi ve zorunluluğunu kanıtlaması kapitalist ve pazar ekonomisi odaklı çağdaş dünyanın temel gerekirliğidir. Heidegger’in ünlü rektörlük konuşmasında açıkça öne sürdüğü bu sorun öncelikle bilgi, eğitim ve düşünme arasındaki ilişkinin ivedilikle çözümlenmesiyle ilgilidir. Böyle bir ilişki bunlardan her birini daima bir aporia olarak görünür kılar. Bu nedenle, böyle bir ilişkinin kaynağı yalnızca Batı Metafiziği olarak tanınan felsefi düşünme geleneğinde aranmalıdır. Burada temel sorun: Günümüz koşulları bakımından felsefeyi nasıl anlayabiliriz ve eğitimin önemini felsefenin sınırlarında nasıl belirleyebiliriz? Felsefe ve eğitim arasındaki ilişkiye dair köktenci bir açımlama yapabilmek ve bu ilişkiyi cesurca sorgulayabilmek adına bu soru ivedidir. Bu bağlamda baktığımızda şöyle bir gerçekle karşılaşmaktayız: Felsefi gelenek ve onun metafizik tarihi ussal ve dolayısıyla söz-phallus-merkezli bir karakter taşır. Ancak diğer yandan, bugün yapıldığı gibi felsefeyi bir dünya görüşü olarak anlamak da doğru değildir. Bu nedenledir ki hem Heidegger hem de Derrida metafiziği köktenci bir biçimde sonlandırmak, parçalara ayırmak ve dağıtarak açığa çıkarmayı vurgular. Böylelikle, bilgi, eğitim ve düşünme üçlüsünün bağı metafizik gelenekten yükselecektir. Burada en önemlisi bilginin düşünmenin yerine geçmesidir. Artık bilgi önceliklidir. Düşünme yalnızca ona hizmet eder. Bunun sonucu olarak, üniversite bugün bilgiyle tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle, sorgulama üniversiteleri terk etmiştir. Bu konuyu çözümlemek ve de açıkça ortaya koymak adına Heidegger modern üniversitelerin kendi önemi ve ontolojik zorunluluğunu kanıtlaması konusunda ısrarcıdır. Derrida ise felsefi düşünmenin ve felsefe yapma hakkının üniversitelerdeki ve genel olarak tüm diğer eğitim kurumlarındaki değerini şiddetle savunur.Self-assertion of the modern universities is the essential requirement of the capitalist and market economy based contemporary world. This problem that is claimed clearly in Heidegger’s famous rector speech is primarily concerned with analyzing urgently the relationship between knowledge, education, and thinking. Such a relationship always opens each of them as an aporia. Then the source of it should only be sought in the philosophical tradition of thinking known as Western metaphysics. Here’s the basic problem: In respect of the present conditions how can we understand philosophy and then how can we determine the importance of education in terms of philosophy? This is an urgent question for questioning courageously and making a radical explanation on the relationship between philosophy and education. We are faced with the fact that we look at in this context that the philosophical tradition and its metaphysical history has a rational and so logo-phallo-centrical character. But on the other hand, as is done today to understand philosophy as simply a worldview is not true also. That’s why, both Heidegger and Derrida stressed the need to dissolve, dissect, or disperse metaphysics radically. Therefore, knowledge, education and thinking triple bond may arise in the metaphysical tradition. It is important here that the knowledge is replaced by thinking. Now knowledge has been a priority. Thinking is only to serve it. As a result of that, today university is defined only with knowledge. In other words, questioning was abandoned the university. To ressolve and clearly reveal this issue Heidegger insists on the ontological necessity of the self-assertion of the modern universities. On the other hand, Derrida vehemently claims that the value of philosophical thinking and right to philosophy in universities and all other educational institutions in general.
24. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Özlem Derin Kırılmanın Sessizliği ve Şimdi(siz)lik
abstract | view |  rights & permissions
Metin cennetten düşme sahnelemesinden itibaren insanın başkaldırma iradesini barındırdığı meselesi ile başlamaktadır. Devamında bu durumun insana özsel olduğu ve kendisini her an gösterebildiği, hatta göstermesi gerektiği ortaya konmaktadır. Bu, tam anlamıyla kronolojik zamanı kesintiye uğratan bir yaklaşımdır ve Benjaminci anlamda Mesiyanik’tir. Bu Mesiyanik kırılma, metnin devamında Nietzsche’nin bengi dönüşü ile bağdaştırılmış, Blanchot ve Derrida’nın zamana bakışları ile işlenecektir. Son olarak zamanda kırılma yaratma durumunun aktörel bir tutum olduğundan bahsedilerek bu durum sinemadaki “kesme” süreci ile açıklanacaktır. Bu noktada amaç, insanın başkaldırma durumunun aslında onda her zaman bulunan ve aktörel bir tutumla açığa çıkması beklenen bir yapı olduğunu sunmaktır.Text is beginning with the problem of human will of rebellion, which is having from the fall from heaven on. This exactly is an approach which makes interruption on chronologic time and which is Messianic on the sense of Benjamin. This Messianic interruption, on the hereafter of text was reconciled with Nietzschean eternal return, processed with the time view of Blanchot and Derrida. Finally with mentioning of creating temporal interruption is the ethical manner, this condition will be explained with the “cutting” process on cinema. At this point, the aim is presenting of the human’s rebellion condition’s is actually always presented on him and is the structure which waiting to be come to present with ethical manner.
25. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Adnan Akan Alain Badiou: Çağdaş Zamanlarda Felsefe ve İmkânı
abstract | view |  rights & permissions
Çağdaş dönemin dikkat çekici Fransız filozoflarından olan Alain Badiou, felsefeyi ve onun temeli olan hakikat fikrini her türlü son iddiasına karşı muhafaza etmeye çalışır. Bu muhafaza, ne tutucu bir tavır ne de felsefe tarihine yönelik bir nostalji değildir. Felsefenin dört temel koşulu ve içinde bulunulan çağ dikkate alınarak gerçekleştirilen bir muhafazadır. Badiou, çağın sosyo-kültürel, ekonomi-politik sorunlarının yanı sıra felsefenin içinde bulunduğu krizle hesaplaşabilecek bir felsefi tavır sunmaya çalışır. Dolayısıyla felsefenin ne olması gerektiğinin belirlenmesi çağın çeşitli felsefi eğilimleriyle veya felsefeye dair yaklaşımlarıyla hesaplaşılmasını gerektirmiştir. Bu gereklilik Badiou’yu felsefenin tanımını, gayesini, arzusunu ve koşullarını açıklamaya taşır. Nihayetinde Badiou’da felsefe, Nietzsche, Heidegger ve Wittgenstein’ın etkisi altındaki çağdaş sofizme karşı çağdaş Platonculuk’tur.Alain Badiou who one of the remarkable French philosopher of contemporary period is tries to maintain philosophy and its basis is the idea of truth against the every claim of last. This preservation is nor a conservative attitude or not a nostalgia for the history of philosophy. It is realized by take into consideration the four basic condition of philosophy and in the current era. Badiou is trying to submit a philosophical attitude that it will be able to deal with the crisis of philosophy as well as socio-cultural, economic and political problems of era. Consequently determination of what philosophy should be is required to struggle with the philosophy trends of era and approaches to philosophy. This requirement is lead Badiou to explain to definition, purpose, conditions of philosophy and desire for philosophy. As a result the philosopy of Badiou is contemporary Platonism opposite to contemporary sofism which under the influence of Nietzsche, Heidegger and Wittgenstein.
26. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Aret Karademir Liberal Çokkültürcülük: (Çok)Ulusalcı Liberalizm ve Azınlık-içindeki-Azınlıklar Sorunsalı
abstract | view |  rights & permissions
Özet: 20. yüzyılın son çeyreğinde, çıkış noktasını mensubu olduğu kültüre, ulusa veya devlete karşı korunması için bireysel haklarla donatılmış ve içerisinde yetiştiği kültürü rasyonel yetileri ile değerlendirip terk edebilme gücüne sahip “birey” anlayışında bulan “bireyci” liberalizmin içerisinden, bireylerin “kültürel” varlıklar olduklarını, bireysel özgürlüğün “kültürlerin korunması” olmaksızın icra edilemeyeceğini, bunun için de “kültürel azınlık hakları”nın liberalizmin olmazsa olmazı olduğunu savunan “liberal çokkültürcülük” doğmuştur. Bu yazıda, liberal çokkültürcülüğün en önemli versiyonlarından biri olan “(çok)ulusalcı liberalizm” incelenecek ve onun kadınlardan, LGBTİ bireylerinden ve dini veya mezhepsel muhaliflerden oluşan “azınlık-içindeki-azınlık” gruplarının ortaya çıkardığı çoğulculuğu kapsayacak teorik araçlar geliştiremediği; bu yüzden de yeterince çoğulcu olmadığı iddia edilecektir.In the last quarter of the 20th century, liberal multiculturalism was born out of individualistic liberalism. Whereas the latter takes as its starting point the individual, who is supposed to be protected against the intrusions of his/her culture, nation, or state via individual rights, and who is capable of leaving the cultural heritage s/he was raised into; the former takes human beings as cultural entities, and defends that individual freedom cannot be performed without the protection of culture and that cultural minority rights are the sine qua non for liberalism. In this essay, I will examine one of the most important versions of liberal multiculturalism, namely (multi)national liberalism, and argue that it is not pluralistic enough due to the fact that it has not created the necessary tools to accommodate the sort of pluralism that is formed out of minorities-within-minorities.
27. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Ezgi Polat, Zehragül Aşkin Ölüm Kavramının Heidegger ve Sartre Felsefesindeki Yeri
abstract | view |  rights & permissions
Ölüm kavramı, felsefe tarihinin temel sorunsal kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmakla birlikte ontolojik ve varoluşsal içerimine Heidegger ve Sartre’da ulaşmıştır. Heidegger, ölüm fenomenini Dasein’ın varoluşunu belirleyen ve yaşama anlam veren bir olanak olarak konumlandırmıştır. Sartre’da ise söz konusu kavram, Heidegger’den farklı olarak yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.The concept of death, although appears as one of the fundemental problematic concepts of the history of philosophy, attained its ontological and existential content in Heidegger and Sartre. Heidegger positioned the phenomenon of death as a possibility that determines the existence of Dasein, and gives meaning to life. Unlike in Heidegger, in Sartre we confront with the concept at stake, as an absurd fact which evokes nausea and anxiety in the human being.
28. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Hasan Bahadır Türk Potansiyeli Tahayyül Etmek: Agamben’in Bartleby'si
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalenin amacı Giorgio Agamben’in, Herman Melville tarafından yazılmış bir metin olan, Bartleby okumasını tartışmaktır. Bunu yaparken, Aristoteles’in potansiyel kavramına dair tartışması teorik kalkış noktası olacaktır. Bu eksenden hareketle makale Agamben’in Aristoteles’in potansiyel kavramına yaklaşımını nasıl açıkladığına ışık tutmaya çalışacaktır. Makalenin ana argümanı; Agamben’in Bartleby’sinin, Aristoteles’in edimselin potansiyele olan önceliğine vurgu yapan perspektifini ters yüz ettiğidir.The aim of this article is to discuss Giorgio Agamben’s reading of Bartleby, a text written by Herman Melville. In so doing, Aristotle’s debate concerning the concept of potentiality will be a theoretical point of departure. Moving from this axis, the article will attempt to shed light upon how Agamben explicates Aristotelian approach to the concept of potentiality. The major argument of the article is that Agamben’s Bartleby inverts Aristotle’s perspective that puts an emphasis on the priority of actuality over potentiality.
29. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Derviş Atahan, Zehragül Aşkin Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı İlişkisi
abstract | view |  rights & permissions
Gizlenmemişlik üzerine ontolojik ve epistemolojik bir farkındalığa karşılık gelen aletheia, Platon ve Heidegger›in düşünce dizgesinde temel bir konuma sahiptir. Her iki düşünür de kavramın yalnızca kökenine ve olanağına ilişkin bir inceleme yapmakla kalmamış aynı zamanda kavramın sanat yapıtı ile olan ilişkisinde açığa çıkan varoluş biçimlerinin kökensel değerine ilişkin bir sorgulama gerçekleştirmişlerdir. Biliş ve varoluş arasındaki ilinti, kendisinden hakikatin bilinebileceği varoluş biçimleri zemininde değerlendirildiğinde Platon için insanın akıl ve beden kapasitesinin kendi ontik ve epistemolojik varlığıyla doğrudan ilişkilendirildiği hiyerarşik bir onto-pistemolojik kavrayışa; Heidegger için ise ontik olanın, yalnızca ontik olan olması yeterliliğinde bilmeye kapı araladığı ve bu sayede de sanat yapıtı varoluşu dahil her bir varoluşun bilme edimiyle ilişkilendirilebildiği bir kavrayışa çıkmaktadır.The concept of Aletheia which corresponds to an epistemological and ontological awareness over about the disclosedness, occupies fundemental places in the thought-systems of both Heidegger and Plato. Either of the philosophers have not only made an examination on the origin and the possibility of this concept; but they have also made an inquiry on the original value of its existence-forms, which are revealed in the relationship of the concept with the work of art. The relation between cognition and existence is a hierarchical onto-epistemological conception of Plato, where the human mind and body capacity is directly related to its ontic and epistemological existence when evaluated in the context of the forms of existence that it can know the truth from; for Heidegger, the ontic opens a door to knowing that because it merely an ontic is, and in this way comes an understanding that every existence, including the existence of the artwork, can be associated with the act of knowing.
30. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Pınar Türkmen Birlik John Locke’ta Sözcüklerin Kurulumundan Toplumun Kurulumuna Uzlaşım Unsurunun Rolü
abstract | view |  rights & permissions
Locke’un dile ilişkin düşüncelerinin en ayırt edici yönü uzlaşımsallıktır. Locke’un dil anlayışında sözcükler ile ideler arasındaki bağlantının bir parçası olarak ortaya çıkan uzlaşımsallık unsuru, Locke’un sağın bilgiye erişmedeki amacında ilk elde her ne kadar dildeki bir yetersizlik olarak ortaya konmuş da olsa, gerek yine de bu imkana yaklaşmayı sağlayacak tek unsur olarak düşünülmesi, gerekse de iletişimin imkanını sağlamasıyla ön plana çıkmaktadır. Öyle ki, Locke’ta hakikat olsun, bilgi olsun, anlam olsun gerçek varoluşun bir iz düşümünü veren gösterilenlerde bulunduğu kadar, iletişimin birliğinde ve temelde de bu birliği kuran uzlaşımsallığın kendisinde bulunmaktadır. Dilin bu uzlaşımsal karakteri hiç şüphe yok ki, bizi dilin toplumsal yönünü ele almaya iten en önemli unsurdur da. Dolayısıyla onun dil anlayışındaki uzlaşım unsuruna ayrıca toplumla ilgili düşüncelerini de gözetecek bütünleyici bir bakış açısıyla da bakmak gerekir. Öte yandan dilin hem dünyayı, hem de içinde yaşadığımız toplumu kavrama ve tasarlama şekli ile yakından ilişkili olduğu da gözetildiğinde, Locke’un dili uzlaşım temelinde düzenleyerek sözcüklerin yanlış ve yanıltıcı soyut genelliğinden kurtulup ‘sağın bilgiye’ ulaşmak suretiyle ideal bir topluma ulaşmak istediği de varsayılabilir. Bu bakımdan çalışmamız bütünleyici bir bakış açısıyla, Locke’un hem sözcüklerin kurulumunda, hem de dil dolayımıyla toplumun kurulumunda “uzlaşım” unsuruna yüklemiş olduğu rolü ve sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.The most distinguishing aspect of Locke’s thoughts pertaining to language is conventionalism. In Locke’s understanding of language, the factor of conventionalism emerging as a part of connection between words and ideas comes into prominence both through its being considered as the only element to ensure approaching this possibility and through its providing the possibility of communication although it has been presented as an insufficiency in language at once in his aim to obtain exact knowledge. So much so that, in Locke be it truth, be it knowledge or be it meaning, these exist in the unity of communication and in the conventionalism itself that essentially establish this unity as well as that they exist in those demonstrated which provide the projection of actual existence. This conventional characteristic of language, for sure, in the most significant element that leads us to deal with the social aspect of language. Thus, it is necessary to analyze the factor of conventionalism in his understanding of language from an integrative perspective that will take into account his thoughts regarding the society as well. On the other hand, when it is considered that language is closely related to both the world and the way it conceives and designs the society in which we live, it can be assumed that Locke, by organizing the language on the basis of conventionalism, wanted to reach an ideal society through getting rid of the words’ erroneous and deceptive abstract generality and obtaining exact knowledge. From this point of view, our study aims to reveal with an integrative perspective the role which Locke assigned to the factor of “conventionalism” both in organization of the words and in organization of the society thanks to mediation.
31. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ahmet Umut Hacifevzioğlu Padovalı Marsilius’da İktidarın Dünyeviliği
abstract | view |  rights & permissions
Asıl ereği devleti laik temeller üzerine kurmak olan Marsilius’un modern, hatta devrimci olan yanı da budur. Reformcular üzerine büyük etkisi olan Marsilius’un reformculardan ayrıldığı en önemli çizgisi laik bir düşünür olmasıdır. Siyasal düşüncesi ve anlayışı bakımından Aristotelesçi olan Marsilius’un ideali, ortaçağın teokratik toplum yapısı yerine laik bir toplum düzeni kurmaktır. Marsilius’a göre laik bir toplum dünyevi erekler üzerine kuruludur; böyle bir toplum iyi yaşam ereğini öbür dünyada değil, bu dünyada gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Tam da bu nedenle, bir siyasal toplumda dini kurallar ve dogmalara yer yoktur. Dini öğreti yalnızca ruhun esenliğini ilgilendirdiğine göre, bu hakikatlerden sapanlar ancak öbür dünyada bunun cezasını görebilirler.The real goal of Marsilius is to establish the state on secular bases rather than all the old worldly powers alone. This is the modern, even revolutionary side of Marsilius. Marsilius, who had a great influence on reformers, was a secular thinker and by being a secular thinker, he was different from other reformers. The ideal of Marsilius, the Aristotelian in political thought and understanding, is to establish a secular society structure instead of the theocratic society structure in the middle ages. According to Marsilius, a secular society is based on earthly goals; such a society should try to achieve good living conditions in this world, not in the other world. That is precisely why there is no religious rule and dogma in a political society. Since religious truths are concerned only with spiritual well-being, those who deviate from these truths can only be punished in the other world.
32. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ömer Faik Anli Bilim, Sosyal Bilim ve Coğrafya: Bilgi-kuramsal Bir Yeniden Ziyaret
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışmanın temel tezi, coğrafya disiplininin tarihi ve felsefesinin makro-epistemolojik tartışmaların görünür örneği konumunda olduğudur. Bu makalede, coğrafyanın tarihinin ve felsefesinin “İki Kültür” tartışmasına yeni bir açılım sağlama olanağı taşıdığı savunulmaktadır. Coğrafyada “İki Kültür” hakkında bir kavram-yorulması olmadığından bu disiplin yeni yaklaşımların tartışılması için diğerlerinden daha uygundur. Bununla birlikte, çok-paradigmalı bir disiplin olarak coğrafyanın bilim adını ne ölçüde koruyabileceği belirlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca coğrafyada bir model olarak açığa çıkan çok-paradigmalı sosyal bilimin yeni bir bilim tanımı sunup sunamayacağı tartışmaya açılmaktadır. 20. yüzyılın son otuz yılında bilim felsefesi ve tarihinde (ve bunlara eklemlenen bilim sosyolojisinde) varolan “İki Kültür” ayrımına karşı çıkan çalışmalar kendilerine geniş bir alan açmışlardır. Bu bağlamda coğrafya disiplininde epistemolojik tutumların gelişimiyle makro-epistemolojik tartışmalar paralel birer iz olarak incelenmektedir. Ulaşılan sonuç, bilim incelemelerinin empirik alanı olarak coğrafya disiplininin çok-paradigmalı bilim modellemesi için tam uygunluk taşıdığı yönündedir.The main thesis of this study is that the history and philosophy of geography is visible example of the macro-epistemological debates. In this article, it is advocated that the history and the philosophy of geography has a potentiality of providing a new approach to the debate of Two Cultures. In geography, there is not any concept-fatigue about ‘Two Cultures’ and because of this situation the discipline of geography is more suitable than the other disciplines for discussing new approaches. On the other hand, it is investigated that in what extent the geography may retain the name of science as a multi-paradigm discipline. And also it is opened to debate that the multi-paradigm social science which emerged as a new model from the geography whether can be offer a new science definition. Of the 20th century’s last thirty years, the studies which were in oppositon to existing Two Cultures distinctions have found a large field for themselves in the philosophy and history of science (and the sociology of science which appendant to them). In this context, the development of the geography, discipline’s epistemological attitudes and macro-epistemological debates are investigated as parallel traces. The conclusion of the paper is that the discipline of geography as an empirical field of science studies is fully compatible with multi-paradigm science model.
33. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Elif Çetinkiran Balci Hartmann’da Değer ve Değerlendirme Problemi
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalede Nicolai Hartmann’ın “değer” ve “değerler” görüşü ele alınacak, değer felsefesine katkıları ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Değer kavramı, felsefe tarihinde oldukça tartışmalı bir kavramdır. Kimi düşünürler değerler alanını bilinemez, karanlık bir uçurum olarak nitelendirirken, kimileri ise değer kavramının önemine dikkat çekmekle birlikte içini farklı şekillerde doldurmuşlardır. Felsefe tarihine kısa bir bakış, bu konu üzerinde henüz anlaşılmış bir görüş birliğinin bulunmadığını göstermeye yeter. Hartmann, değer felsefesinin henüz emekleme çağında, değerlerle ilgili önemli fikirleriyle bu alana büyük katkılar sunmuştur. Bu makalede, Hartmann’ın değer felsefesinin içeriği ve önemine dikkat çekerek doğru değerlendirme yapmanın imkânı ortaya koyulacaktır.This article aims to investigate Nicolai Hartmann’s view of “value” and “values”, reveal his contributions to value philosophy. The notion of “value” is quite controversial in the history of philosophy. While some thinkers evaluate the notion of values as an unknowable, dark cilff; others point out the importance of the notion of values and describe it in different ways. A quick glimpse at the history of philosophy would be enough to see the lack of consensus regarding this topic. Hartmann contributed greetly to the philosophy of values with his crucial ideas. This article presents the content and importance of Hartmann’s philosophy of values and demonstrates the chance of making true evaluations.
34. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Esra Çağri Mutlu Sokrates’in Öğretmeni Diotima
abstract | view |  rights & permissions
Diotima, Platon’un Symposium diyalogunda karşımıza çıkan ve Sokrates’e erosun gizemlerini öğretmeyi vadeden bir öğretmendir. Fakat öğretisinden önce en çok tartışılan nokta onun bir kadın olmasıdır. Çünkü diyalogun yazıldığı dönemde hakim olan erkek egemen kültürde var olan bir kadındır; üstelik de yedi bilgeden biri sayılan Sokrates’e bir şeyler öğreteceğini iddia etmektedir. Yorumcular da bu iddiadan hareketle Diotima’ya dair farklı okumalar yaparlar. Kimisi onun kurgusal olduğunu, kimisi gerçek bir kadın olarak Platon’un felsefesindeki değişmeyi simgelediğini, bir kısmı ise Diotima’nın bir kadını simgelemekten ziyade Sokrates’in alter-egosu olduğunu ve aslında Sokrates’in onun ağzından söylemek istediklerini söylediğini belirtir. Makalede tüm bu farklı okumalar dikkate alınarak, cinsiyeti ve öğretisi ayrıntılarıyla analiz edilmeye çalışılacaktır.In Plato’s Symposium, Diotima promises to teach Socrates the mysteries of eros. However, the most controversial point superseding her teachings is the fact that she is a woman. For the period when the dialogue was written, she was a female within a male-dominated environment; furthermore, she was claimed to teach something to Socrates, who was considered one of the seven sages. Thus, based on this claim, the commentators interpret Diotima in different ways. Some say that she is a fiction, some say that as a real woman she symbolizes the change in the philosophy of Plato, and some say that Diotima is rather an alter-ego of Socrates and that it is Socrates himself who speaks through her. Taking all these different interpretations into consideration, this paper will attempt to analyze in detail the gender and the teachings of Diotima.
35. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
S. Atakan Altinörs Dil Felsefesindeki Klasik Anlayışa Karşı Saussure’ün Örtük İtirazları
abstract | view |  rights & permissions
Ferdinand de Saussure yepyeni bir dil kavrayışı ışığında, yirminci asrın başlangıcında lengüistiği müstakil bir bilim olarak kurmuştur. Makalemizde gerekçelendirmeye çalıştığımız temel iddiamız, lengüistiği kurarken Saussure’ün bir yandan da dil felsefesindeki klasik anlayışla örtük bir hesaplaşma içinde olduğudur. Böylece, Saussure’ün açıkça ifade etmeden hesaplaştığı anlayışı ve hangi filozoflardan kaynaklandığını gün ışığına çıkarmayı denedik. Bu çerçevede, Saussure’ün derslerinde ve yazılarında, dil felsefesindeki klasik anlayışa esasen şu üç büyük itirazda bulunduğunu tespit ettik: 1) Dilsel işaret/gösterge işaret edene/gösterene indirgenemez: Hem dilsel işaret, işaret edenden ibaret değildir, hem de işaret eden kelime ile aynı şey değildir. 2) Dil öncesi idealar varsayımı geçersizdir. 3) “Anlam taşıma/anlamlılık”, bir “yerini tutma” olgusu değildir. Onun, sıraladığımız bu itirazlarını, felsefe tarihindeki adını anmadığı muhataplarının görüşleriyle ilişkilendirerek inceledik.Ferdinand de Saussure established linguistics as an independent science in the light of a brand new conception of language in early twentieth century. Our basic claim, which we try to justify in our paper, is that Saussure, while establishing linguistics, was implicitly defying the classical approach in philosophy of language. Thus, we tried to bring to light the approach that Saussure tacitly withstands and the philosophers from which such approach arose from. Consequently, we identified that Saussure put forward the following three major objections against classical approach of philosophy of language in his lessons and writings: 1) A linguistic sign cannot be reduced to a signifier, seeing not only that a linguistic sign does not only consist of a signifier, but also that a signifier is not identical to a word. 2) The assumption of pre-language ideas is invalid. 3) “Signification” is not a “substitution” phenomenon. We checked out these objections in relation to the views of his counterparts in the history of philosophy, whom Saussure never named.
36. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Çetin Balanuye Agonistik Demokrasideki Kayıp Kavram: Bir ‘Modus’ Olarak Egemen
abstract | view |  rights & permissions
Çatışmacı demokrasi kuramıyla Ernesto Laclau ile birlikte yarım asırdır siyaset felsefesi yazınına katkıda bulunan Chantal Mouffe yakınlarda kuramın aldığı son şekli, önceki çalışmaları da özetleyecek bir biçimde bir makalede ele aldı. Bu çalışma, anılan makalede geliştirilmiş izleğe bağlı kalarak şu üç görüşü temellendirmek amacındadır: 1) Mouffe'un, mevcut liberal demokratik siyaset pratiklerinin dayandığı ontolojik kabullerin "çatışma" nosyonunu kavrayamamak nedeniyle siyasetin güncel krizlerine yanıt veremeyeceğine ilişkin saptamaları doğrudur. 2) Buna karşın, liberal demokrasilerin güncel açmazıyla başa çıkabilmek üzere Mouffe'un önerdiği "agonistik çare" ontolojik bir yaptırım kuramına dayanmayı başaramadığı için zorunlu olarak "etik tavsiye" düzeyinden öteye gidememektedir. 3) Mouffe'un önerdiği çarenin ifade olanağı bulacağı bir kuram için Spinozacı bir "güç ontolojisi" ve aynı çerçevede bir 'modus' olarak "egemen" kavrayışının geliştirilmesi zorunludur.Chantal Mouffe, who has been contributing to the trajectory of political philosophy for almost fifty years mostly in collaboration with Ernesto Laclau, recently published an article to signal what her political theory finally looks like based on her previous research presented rather in a nutshell fashion. This paper aims at developing an argument for the justification of three remarks based on the program developed in Mouffe's aforementioned latest work: 1) Mouffe is right in her claim that the existing liberal democratic practices of politics are far from responding to current crisis of politics, as they fail to develop relevant ontological convictions to understand the very notion of 'conflict'. 2) Nevertheless, the agonistic relief suggested by Mouffe herself to tackle with the contemporary challenges, which cannot be taken by liberal democracies as such, also falls short and cannot go beyond making moral recommendations for it also lacks an underlying ontological force. 3) Development of a Spinozistic power ontology -together with the conception of 'the ruler' as a 'modus'- is a necessary condition if we are to benefit from Mouffe's agonistic relief.
37. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Barış Mutlu Alasdair MacIntyre’ın Çağdaş Sorunlar Karşısında Yeni Aristotelesçiliği
abstract | view |  rights & permissions
Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde: Ahlak Teorisi Üzerine Bir Çalışma ile Aristotelesçi ahlak anlayışından nasıl uzaklaştığımızı ve bu uzaklaşma sonucunda modern kültürün ahlaki ve politik yaşam üzerindeki yansımalarını ve sorunlarını göstermeye çalışır. Erdem Peşinde’deki etkileyici tarihsel okumasını, Thomasçı yönü daha belirginleşecek bir şekilde diğer eserlerinde de sürdürür. MacIntyre eserleri boyunca, birbirlerine rakip farklı etik yaklaşımlar içerisinde Aristotelesçi etiğin güçlü yönlerine dikkat çeker ve bizi bu rakip yaklaşımlar konusunda ikna etmeye çalışır. Son eseri Modernitenin Çatışmaları İçerisinde Etik: İstek, Pratik Akıl Yürütme ve Anlatısal/Öyküsel’de amacı; Aristotelesçi terimlere bağlı olarak yaşamımızı ele alabileceğimizi göstermektir. Tüm gayreti Aristotelesçiliği yeniden canlandırmaktır. Çünkü, haklı olarak belirttiği gibi, Aristotelesçi felsefenin tarih sahnesinden bir dönem kaybolmasının nedeni, Aristotelesçi terimlerin rakipleri karşısında bir kenara çekilmesi, sıradan insanların gündelik yaşamlarına rehberlik edememesi olmuştur. MacIntyre, özellikle Marx’ın kapitalizm eleştirilerine de dikkat ile Aristotelesçiliğe bir dönüş çağrısında bulunur. Aristotelesçi terimlerle kuracağımız toplumsal pratiklerin, ileri modernite içerisinde önemli direnme alanları açacağını düşünür. Üzerinde durduğu Aristotelesçi toplumsal pratiklerde temel olan ise “ortak iyi”dir. Failler (agents) kendi potansiyellerini, doğalarını bu ortak iyi ile gerçekleştirirler; faillerin iyi bir yaşam sürmeleri ortak iyiyi bir kenara atmayan pratiklerle mümkündür. Bu pratikler faillerin isteklerini belli iyiler, belli erdemler yönünde disipline edecek, iyi yaşam yolunda daha güvenli yol almalarını sağlayacaktır. Özellikle isteklerimizin disiplini sonucunda yaptığımız ve karar verdiğimiz şeyleri gerekçelendirecek nedenleri öğrenir ve böylece kendi yaptıklarımızı diğer toplumun üyeleri için bilinebilir kılarız. Eylemlerimizi, kararlarımızı gerekçelendirmek toplumsal ve rasyonel bir hayvan olmamızın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bizlerin kınanması ya da övülmesi “gerekçeler”le mümkün olacaktır ve gerekçeler de isteklerimizi yönlendirdiğimiz iyilere bağlı verilebilir. İşte MacIntyre Aristotelesçi bir şema ile pratik-istek-iyi ilişkisini tartışır. En son eseri Modernitenin Çatışmaları İçerisinde Etik’te bu tartışmasını, günümüzün en önemli ahlak filozoflarından biri olan Bernard Williams’a dikkatle yürütür, onunla hesaplaşarak ilerler. Bu çalışmamızda, MacIntyre’ın en son eserine dikkat ile, Yeni-Aristotelesçi okumasını göreceğiz.Alasdair MacIntyre, with his book After Virtue: A Study in Moral Theory tries to show how we move away from Aristotelianism, and the problems of the moral and political life of modern cultures as a result of this departure. His impressive historical reading in After Virtue continues in his other works with making his Thomistic direction clear. Through his work, he draws attention to the strengths of Aristotelian ethics within rivaling different ethical approaches. His aim in his recent work, Ethics in the Conflicts of Modernity: Essay on Desire, Practical Reasoning, and Narrative is to show that we can handle our life even today by depending on the Aristotelian terms. In this way, he tries to revive Aristotle. For, as he rightly pointed out, the reason of the disappearance of the Aristotelian philosophy from the stage of history is the fact that Aristotelian terms were not able to guide everyday lives of ordinary people. MacIntyre, with paying attention to Marx’s critics of capitalism, wants to revive Aristotelianism. He thinks that the social practices we build with Aristotelian terms will open areas of resistance that do not conform values of advanced modernity, within this modernity. What is important in these practices is “common good”. The agents carry out their potentials, their natures with this common good. What needs to be done is to discipline the wishes, in this good way of life according to goods, that is, to virtues. As the result of this discipline, we learn the reasons to justify what we have decided, what we have done, so that we can make our own doings intelligible for the other members of the community. MacIntyre thinks that we can implement this Aristotelian outline to our lives and gives some important answers to Bernard Williams’s critique of Aristotle, who is one of the most important moral philosophers of this age. In this work, we will consider the reading of MacIntyre’s Neo-Aristotelian reading by paying attention to his latest work.
38. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Necdet Yildiz Nietzsche’de Arı Öznenin Eleştirisi
abstract | view |  rights & permissions
Öz: Kant, “arı usun1 eleştirisi” ile metafiziğe 1) meşru iddialarını teslim etmeyi ve 2) yetkisiz olduğu yerleri göstererek arı usun kullanımındaki gerekli sınırları belirlemeyi amaçlamıştır. Ahlak felsefesinde ise Kant, ahlaki a priori bilgilerin —imkân koşulu olarak da olsa— bulunması gerektiğini öne sürmüştür. Nietzsche ise, farklı bir eleştirel felsefe ortaya koyarak, 1) öznenin ve usunun tamamen ampirik bir zeminde kurulduğunu göstermek suretiyle Kant’ın evrenselleştirdiği formel alt yapıyı olumsallaştırmış ve 2) bir canlı olan öznenin, insan türüne faydalı olabilme potansiyeli bulunan bir bilme yetisinin bulunduğunu öne sürmüştür. Bu makale, Nietzsche’nin Kant’ın eleştirisini perspektivist bir süreç episteme-ontolojisi ve soykütüksel2 yöntemle nasıl ileri götürüp arı öznenin eleştirisi haline getirdiğini göstermeyi amaçlamaktadır.Kant, with his project of “the critique of pure reason,” aimed at 1) deciding where metaphysics has legitimate claims, and 2) showing where metaphysics has groundless pretensions and setting necessary limits to pure reason thereupon. In his moral philosophy, Kant claimed that —albeit as a condition of possibility— there must be moral a priori knowledge in our reason. On the other hand, Nietzsche, performing a different critical philosophy, 1) made contingent the formal structure which Kant had universalized by showing that subject —and its reason— is constructed on an empirical ground, and 2) claimed that, subject, who is a living being, has an intellect which is capable of producing knowledge potentially beneficial for itself or the human species. This article aims to show how Nietzsche took Kant’s critique a step forward via his perspectivist process episteme-ontology and his genealogical method; and how he transformed the critique into “the critique of pure subject.”
39. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Sezen Bektaş Bilgiyi Nasıl Temsil Edebiliriz?: Bir Örnek Olarak Sorular ve Sorgulayıcı Mantık
abstract | view |  rights & permissions
Bu yazı en genel haliyle keşfetme süreci içerisinde gerçekleştirilen sorgulamaların mantığını aramaktadır. Başka bir deyişle, yeni bir bilgi edinimiyle sonlanan sorgulama süreçlerinin nasıl işlediğine basit ve genelleştirilebilir bir açıklama getirmektir. Bu sebeple yalnızca bilimsel keşiflere özgü değil, daha geniş bir açıdan “yaratıcılık” olarak adlandırılabilecek tüm durumlara dair giriş niteliğinde bir mantık örneklemeye çalışacağım. Yalnızca tarihsel olarak yepyeni bir olgu ya da olayın keşfini değil aynı zamanda tek bir kişi özelinde olsa dahi daha önce bilinmeyen bir şeyin idrak edilişi kadar yaygın bir fenomenin de nasıl gerçekleştiğini inceleyeceğim. Bunun için başvuracağım temel kaynaklar J. Hintikka’nın enformasyon edinimi sırasında işletilen sorgulayıcı mantık temelinde sunduğu epistemoloji ve M. Koralus ve S. Mascarenhas’ın düşünme ediminin psikolojisini açıklamak için yararlandığı erotetik mantık olacak. İlk kaynağa, bilginin temsili konusuna felsefi bir bakış açısı sunmak ve sorgulama pratiğinin kendisini bir temsil biçimi olarak tanıtmak için yer vereceğim. İkincisine başvurma nedenim ise başarılı sorgulama süreçleri kadar başarısız olduklarımızdan da belli bir rasyonalite çıkarabildiğimizi göstermek ve insan beyninin nasıl işlediği sorusuna soru yanıtlamadaki becerimizden hareketle bir cevap geliştirmek olacak. Son olarak ise tüm bu teorilerin sunduğu zeminde bilgiyi sınıflandırmak için kullanabileceğimiz bir soru ontolojisi önereceğim. Temelde sorulabilecek tüm soruları şekil ve içeriklerine dair kimi başlıklar altında gruplamaya yarayan bir sistemin sağlayacağı faydalara değineceğim.This article, in its most general form, seeks to determine the rationale of the inquiries carried out within the discovery process. In other words, this article is to provide a simple and generalized explanation of how the inquiries that end with the acquisition of new pieces of knowledge proceed. For this reason, I will try to exemplify the logic of any act that can be called "creativity" rather than just the discoveries in the history of science. I will examine not only the discovery of a historically new phenomenon, but also how a phenomenon as widespread as the perception of something previously unknown will occur in personal history is going to be examined. The main sources for this will be the epistemology on which J. Hintikka is based on the interrogative logic operated during the acquisition of information and the erotic logic that M. Koralus and S. Mascarenhas use to explain the psychology of the act of thinking. I will refer to the first source with the aim of developing a philosophical perspective on representing knowledge and introducing the practice of inquiry as a form of representation. The second source will be referred to show that we are able to rationalize the experiences of failures as well as successful interrogation processes, and to develop a response to the question of how human brain works, from our ability to answer the questions in general. Finally, I would like to propose a question ontology that we can use to classify information in the basis of all these theories. I will briefly mention about the benefits of a system that will group all the questions that can be basically asked under certain headings and tags about their forms and contents.
40. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Uğur Aytaç Is the Truth Condition Superfluous for Defeasibility Theories of Knowledge?
abstract | view |  rights & permissions
Defeasibility theories aim to reach a plausible definition of knowledge by finding strategies to exclude true beliefs based on faulty justifications. Different philosophers have advanced with their own understandings of undefeated justification. Zagzebski (1994) indicates that the strong defeasibility condition violates independence between truth and justification because undefeated justification never leads to false beliefs. Following this, Zagzebski and some other philosophers who pursue a similar line of reasoning (e.g., Merricks, 1995) conclude that undefeated justification entails truth. In this paper, I argue that the truth condition is not superfluous by presenting an example of undefeated justification that does not entail truth. My claim is that beliefs about metaphysical questions (e.g., Does God exist?) can have undefeated justifications. Nonetheless, such undefeated justifications are not capable of assigning truth to the beliefs that they support. Sarsılabilirlik kuramları makul bir bilgi tanımına ulaşabilmek için hatalı gerekçelendirmelere dayalı doğru inançları eleme stratejisini güder. Farklı felsefeciler kendilerine özgü sarsılabilirlik anlayışları geliştirmiştir. Sarsılmaz gerekçelendirmeler hiçbir zaman yanlış inançların dayanağı olmadığından Zagzebski (1994) katı sarsılabilirlik şartının inancın doğruluğu ile gerekçelendirilmesi arasındaki bağımsızlığı ortadan kaldırdığını ifade eder. Bunu takiben, Zagzebski ve yine benzer görüşleri savunan bazı felsefeciler (örneğin, Merricks, 1995) sarsılmaz gerekçelendirmenin zorunlu olarak doğruluğu beraberinde getirdiği sonucuna varır. Bu makalede, sarsılmaz gerekçelendirmelerin her zaman doğru inanca ulaşmaması durumuna örnek göstererek, doğruluk koşulunun lüzumsuz olmadığını iddia ediyorum. İddiama göre metafizik sorulara (örneğin: Tanrı var mıdır?) ilişkin inançlar sarsılmaz gerekçelendirmelere sahip olabilirler. Buna rağmen söz konusu gerekçelendirmeler destekledikleri inançlara doğruluk atfedemez.